“Kültür, insanın içe doğru yaptığı yolculuktan, medeniyet ise dışa doğru yaptığı yolculuktan elde ettiği birikimdir”

 / KONFERANS

“Kültür, insanın içe doğru yaptığı yolculuktan, medeniyet ise dışa doğru yaptığı

yolculuktan elde ettiği birikimdir”

AGEMDER (Ankara Gençlik Eğitim Merkezi Derneği) 2016-2017 Konferanslar serisinde, sezonun  ilk Konferasını Dernek Konferans Salonunda İlahiyatçı Yazar - Pursaklar Belediye Başkan Yardımcısı

Osman KAYAER’in”KÜRESELLEŞME BAĞLAMINDA ŞEHİR VE İSLAM” konulu sunumu ile gerçekleşti.

Müslümanların Kendine özgü bir şehir ve şehirleşme politikalarının olmadığına değinen Kayaer, Batının hayat tarzına da evlerimizde teslim olduğumuzu belirtti. Yeryüzünün failleri (öznesi) olmaktan çıktığımız günden bu yana, şehirlerimiz ve medeniyetimiz ellerimizden kayıp gittiğini belirten yazar, şehirlerimizi kendi menediyetimiz istikametinde kurabilirsek eğer, küreselleşmenin dünyadaki tahribatına bir nebze olsun durabileceğimizi ifade etti. Kur’an-ı Kerim’de şehre dair temalar üzerinde duran Osman Kayaer, “İslamın Şehir Konusunda söylediklerini Onun Kitabı Olan Kuran’a baktığımızda şunları görebileceğimizi ifade etti: 

a)      a) Bütün peygamberler şehre gönderilmiştir

b)      b) Şehirler, halkının fısk, zulm ve azgınlıkları nedeniyle yok olurlar

c)       c) Bedevilik (göçebelik) yerilmiştir

d)      d) Hz. Peygamber ve Kur’an-ı Kerim, şehirlerin anasına gönderilmiştir

e)      Hz. Musa’ya evlerinizi karşılıklı kurun ve kıblegah edinin

Hz. Musa’ya israiloğulları için şehirde karşılıklı evler yapmasını ve evleri kıblegah kılıp namaz kılınan mekanlar haline getirmesi emredilmiştir. (Musa ve kardeşine kavminiz için şehirde karşılıklı evler kurun, evlerinizi kıblegah edinin ve namazı kılın. Müminleri de müjdeleyin. Yunus, 10/8)

 

Konferansta, Müslaman Şehrinin teorik arkaplanı da açıklayan Kayaer; Müslüman Şehrinin temel özelliklerini Mekke’nin kurucusu Hz. İbrahim’in duasında bulabileceğimizi belirtti….

“İbrahim şöyle demişti: "Rabbim! Bu şehri güvenli kıl; beni ve oğullarımı puta tapmaktan uzak tut." İbrahim, 14/35, * Halkından, Allah'a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır" Allah da: "İnkar edeni de geçindirir, sonra da onu cehennem azabına mahkum ederim. Ne kötü bir son!" buyurmuştur. Bakara 2/126

Yukarıdaki iki Ayet-i Kerime’den hareketle Müslüman şehrinin dört temel özelliğini çıkarmanın  mümkün olabileceğinine değinen Osman Kayaer, bu temel özellikler bütün müslüman şehirlerinde ete-kemiğe bürünmüş olduğunu söyledi…

Bu özellikler ise şunlardır dedi:

a)      Beled’ül-Emin: Müslümanların idaresi altında olan şehirlerin en temel özelliği güvenli olmalarıdır. Zaten şehri, göçebe hayattan ayıran şey, güvenliğinde gizlidir. Müslüman şehirlerinin güvenli olması İslam’ın müminlere güvenilir olmayı emretmesinden mülhemdir

b)      Putperest olmayan bir halk:

c)        Bol rızk ve nimet: Şehirde bulunması gereken üçüncü vasıf, geçim vasıtalarının bol olduğunu söyledi..

Hz. İbrahim’in dilinden dökülen “Bu şehri güvenli kıl” duasının , müslüman toplumlarda beş hususun güvence altına alınmasının delili olduğunu belirten Kayaer, buna “Zarurat-ı Diniyye” veya “Zarurat-ı Hamse” ya da “Makasıd-ı Şeria” denildiğini ifade etti.. Bunlar sırasıyla şöyledir dedi:

1-      Can emniyeti - 2- Akıl emniyeti  3- Nesil Emniyeti   4- Din Emniyeti  5- Mal Emniyeti

Konferans daha sonra soru cevap şeklinde son buldu:

Osman Kayaer’in Konuşma metni aşağıdaki şekilde:




KÜRESELLEŞME BAĞLAMINDA ŞEHİR VE İSLAM

Osman Kayaer

Girizgah:

Küreselleşme nedeniyle şehirler metropolleşmekte, bunun bir sonucu olarak beklenenin aksine kültürsüzleşmekte, sanatsızlaşmakta, geleneksizleşmekte ve nihayet tekdüzeleşmektedir. İslam, insanın kendi dışındaki varlıklar ile “Silm” üzere (barışık olma hali) uyum ve ahenk içinde yaşaması demektir. İslam inancına göre insan, yeryüzü halifesi olarak yaratılmış, Allah’a ibadet etmenin yanında dünyayı imar ve ihya etmekle görevlendirilmiştir. İslam’ın verdiği ruh ve motivasyon ile müslümanlar, geçmişte büyük bir “Medeniyet” (ki şehirlilerin ürettiği maddi ve manevi herşeyi ifade eder) kurmayı başarmıştır. Yeryüzünün failleri (öznesi) olmaktan çıktığımız günden bu yana, şehirlerimiz ve medeniyetimiz ellerimizden kayıp gitmiştir. Öze dönüş imkanı bulduğumuz “Yeni Türkiye” sayesinde şehirlerimizi kendi medeniyetimiz (ki: tabii olanla uyum içindedir.) istikametinde geliştirebilirsek eğer, küreselleşmenin dünyadaki tahribatına diğer insanlara örnek olmak suretiyle bir nebze de olsa set olabiliriz. Tıpkı geçmişte olduğu gibi dünyanın aynı anda birden çok medeniyet havzasına sahip olabileceğini insanlığa yeniden gösterebiliriz. Şehirlerimizi “Silm” esası ile ihya edebilirsek eğer, insanlık için yeniden “Usvetül Hasene” (güzel örnek) ve “Ümmeten Vasaten” (mutedil toplum) olabiliriz.

1- Temel kavramlar: Küreselleşme, din, İslam, şehir, Medine ve medeniyet

Küreselleşme (Globalizm): Tanımı ve mahiyeti hakkında farklı görüşler olmasına rağmen biz, globalizmi (küreselleşmeyi) kısaca şöyle tavsif ediyoruz: “Teknoloji sayesinde ulaşım ve iletişim araçlarının gelişimine bağlı olarak mesafelerin kısalması ve zamanın daralması nedeniyle Avrupa ve Amerika’da ortaya çıkan pozitivist-kapitalist uygarlığın yeryüzüne hakim olması halidir.”

Din: Arapça “Dyn” (karşılık verdi) fiilinden türeme bir mastar olup Türkçe’de onu ifade edecek en yalın kelime ceza ve mükafatı mündemiç olmak üzere “Karşılık”dır. Istılahi (kavramsal) anlamda ise Din, insanın bütün inanç, söz ve fiillerinden hesaba çekileceğini ve karşılığının verileceğini vazeden (söyleyen) inanç sistemine denir. İstisnaları bir kenara bırakacak olursak insanların neredeyse tamamına yakını bir dine inanmaktadır. Bizim din’den kastımız ise hassaten İslam dinidir.

İslam: Teslim oldu, bağlandı, uydu anlamlarına gelen ‘Slm’ fiilinden türeme bir mastardır. Teslim olmak, bağlanmak, uyum sağlamak suretiyle barış içinde olmak anlamlarına gelir. İslam ıstılahi anlamda ise son peygamber Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği dinin adıdır. Bu dine inanan insanlara da “Müslüman” adı verilir.

Şehir: Arapça “Şhr” belirginleşti, fark edilir hale geldi, meşhur oldu, tanındı, anlamlarına gelen kelime “Kameri aylar” için kullanılmaktadır. Türçemizde ise şehir, kasabadan büyük, çok uzak yerlerde bile ismi bilinen, tanınan, şöhretli yerleşim mekanlarına isim olarak kullanılmaktadır. Biz, şehir kelimesinin, “Kendine has kimliği ve kültürü olan yerleşim mekanlarına isim olarak kullanılmasını” tercih etmekteyiz.

Medine: ”Dyn” fiilinden ismi mekan olarak türetilen kelime, dinin kaim olduğu, hayat bulduğu yer anlamına gelmektedir. Hz. Peygamber, hicret sonrası Yesrib’e “Medine” isimini vermiş, sahabe bu ismi “Medinet-ür Resul” biçiminde kullanmıştır. Medine, Müslümanlar için Mekke’den sonra ikinci kutsal şehir olmuştur. Raşit halifelerden sonra Medine kelimesi şehir anlamında da kullanılmıştır. Biz, Medine kelimesini, içinde Mescid-i Nebevi ve Ravza-i Mutahhara bulunan şehrin ismi olarak kullanmayı tercih ediyoruz.

Medeniyet: Şehir anlamına kullanılan “Medine” kelimesinden hareketle türetilen “Medeniyet” kelimesi, şehirlileşmeyi ve şehirlilerin ürettiği maddi-manevi unsurların tamamını ifade etmektedir. Bu anlamda medeniyet, aynı inanç ve fikriyata sahip insan topluluklarının birden çok şehirde ürettiği maddi ve manevi dokunun tamamına ad olmuş bir kelimedir. Biz, Uygarlık kelimesinin müteradifi olan Medeniyet kelimesini tercih ediyor ve daha anlamlı buluyoruz.

2- Küreselleşmenin neliği ve sonuçlarına kısa bir bakış

Küreselleşmenin tanımına ve neliğine ilişkin yazılıp-çizilenenler o kadar çok ki, insanın kafasının karışmasını ve bir çeşit bilinemezcilik prensibi ile hareket ederek “Küreselleşme diye bir olgu yoktur, bu sadece yeni sömürgecilerin söylencesinden ibarettir” deyivermesini mümkün kılıyor.

Lakin, Türkiye’nin en ücra köyünde kullanılan teknolojik aletler ile İtanbul’da kullanılan aletlerin hemen hemen aynı olması; Newyork ile Hongkong caddelerinin ve mimarisinin neredeyse tıpatıp birbirine benzemesi ve her ikisinde de aynı anda binlerce kişinin Iphone 6s almak için sıraya girmesi, “Tüm dünyada tek bir insan tipi ve tek bir medeniyet olduğu” düşüncesini güçlendiriyor.

Bizi böyle düşünmekten alıkoyacak tek şey, farklı coğrafyalarda farklı ırkların ve kavimlerin varlığıdır. Eğer Allah insanların simalarına ırki ve kavmi farklılıkları yerleştirmeseydi ve lisani çeşitliliği yaratmasaydı bizi çeşitliliğe ve çok kültürlülüğe götürecek bir tek gerekçe kalmayacaktı.

Evet, dünya küçülüyor ve bu “Küçük Dünya”da kapitalist kültürün dışındaki kültür ve medeniyetler birer ikişer tarih sahnesinden çekiliyor. Aslında aynı pozitivist ve modernleşmeci zihniyetin bir ürünü olmasına rağmen Kominizmin varlığı bile sanki birden çok medeniyetin varlığına inanmamızı kolaylaştırıyordu. Sovyetlerin çökmesinden sonra dünyada tek güç olarak Amerikan modernizmi ya da Amerikan kapitalizmi kaldı. Böylece küreselleşme söylemi daha gür bir sada ile ifade edilir oldu.

Ronalt Robertson küreselleşmenin tarihini 1400 ila 1750 yılları arasına kadar götürür. Biz daha açık bir dille “Küreselleşmenin izleri sömürgeciliğin başlangıç tarihine kadar sürülebilir” dersek, çok da yanlış bir söz söylemiş olmayız. Küreselleşmenin çeşitli aşamalarından söz etmek ve onu sınıflandırmak da mümkündür.

Kabaca ikinci dünya savaşının sonuna kadar Avrupavari küreselleşmeden, ikinci dünya savaşından sonra ise Amerikanvari küreselleşmeden bahsedebiliriz. Avrupa küreselleşmesinin askeri yöntemler ile Amerikan küreselleşmesinin ise askeri yöntemler yanında çok uluslu şirketlerin faaliyetleriyle gerçekleştirildiğini söyleyebiliriz.

Avrupavari küreselleşme “Elitist” Amerakanvari küreselleşme ise “Avami”dir. Bunun nedenini Amerika’yı kuranların Avrupa’nın maceraperestleri olduğu gerçeğini hatırlayarak anlayabiriz. Ayrıca Avrupa’ya diğer milletlerin ileri gelenleri, Amerika’ya ise halkları ilgi göstermiştir. Çünkü Ali Mazrui’nin tespitiyle Avrupa’da takım elbise-kıravat, Amerika’da blue jean, Avrupa’da klasik müzik, Amerika’da rock’n roll, Avrupa’da lüx restoranlar Amerika’da fastfood, Avrupa’da, atletizm ve buz pateni, Amerika’da boks ve Amerikan futbolu var. Ayrıca, Amerika patentli ürünler, genci ve ihtiyarı, zengini ve fakiri, erkeği ve kadını aynı anda cezbedebilmektedir. Bu misallerden kolayca anlaşılacağı gibi Amerikanvari küreselleşmenin daha kolay ve daha hızlı yayılacağı aşikardır. Çünkü o avamidir, alt sınıfların ilgisini çekecek basitliktedir. Daha açık söyleyecek olursak Amerikan küreselleşmesi herkese hitap ettiği için bedevi, aşırı cazibesinden ötürü de vahşidir.

Bu arada Amerikanvari küreselleşmeden Avrupa ülkelerinin bile muzdarip olduğunu söyelemekte fayda var.

Küreselleşmenin en büyük etkilerinden biri de mimaride gerçekleşti. Özellikle son dönemde dünyanın bütün şehirleri yüksek binalar ve gökdelenler ile dolup taştı. Sanki Firavun: “Bana bir kule yap, çıkıp Musa’nın tanrısına bir bakayım”[1] emrini Haman’a değil de onlara vermiş gibi günümüz zenginleri gökdelen peşinde koşup duruyorlar. Şehirlerdeki tek düzelik öyle boyutlara ulaştı ki -tarihi mekanları bir yana bırakırsanız- neredeyse bütün şehirler birbirinin aynısı oldu. Sadece yaşadığı şehre bakarak dünyanın en uzak köşesindeki herhangi bir şehri görmüş gibi oluyor insan.

Sözünü ettiğim aynileşme ya da tek tipleşmeyi Çin’in en eski ve en özgün şehirlerinden biri olan Pekin’de bile görmekten kurtulamıyorsunuz. Pekin’de gezerken -turistler için olduğu gibi bırakıldığı anlaşılan- “Çin Kraliyet Sarayı” hariç kendinizi Avrupa’nın ya da Amerika’nın herhangi bir şehrinde gibi hissediyorsunuz. Kraliyet Sarayında gezerken bile yerel kıyafetle dolaşan bir tek Çinli görmeniz neredeyse imkansız.İnsan kendi kendine: “Çin ne kadar küçükmüş, üstelik içinde bir tek Çinli bile yok!” diye düşünmekten kendini alamıyor!

Küreselleşmenin en büyük zararı ise yerini tek düzeliğe bırakmak zorunda kalan çok kültürlülüğe olmuştur. Daha doğrusu insanlığın binlerce yılda biriktirdiği kültüre olmuştur. Rahmetli Aliya İzzetbegoviç’e göre: kültür, insanın içe doğru yaptığı yolculuktan, medeniyet ise dışa doğru yaptığı yolculuktan elde ettiği birikimdir. Modern batı medeniyeti, kültürü yok etmek suretiyle insanı, insan olmaktan çıkarmış bir çeşit makinaya dönüştürmüştür. Küreselleşme kültürü yok etmekle kalmamış, Batı uygarlığı dışındaki medeniyetleri de yok ederek insanlığı yeknesaklığa, sığlığa ve içiboşluğa mahkum etmiştir.

3- Kur’an-ı Kerim’de şehre dair temalar

Bilindiği üzere İslam’ın ana kaynağı Kur’an-ı Kerim’dir. Müslümanlar için o, ilahi bir kelam olması münasebetiyle mucizevi bir kitaptır ve her ayetinde, hatta her kelimesinde ilahi bir sır ve olağanüstülük vardır. Tarihen sabittir ki O’nun ayetleri Hz. Peygamber tarafından insanlara okunmuş, vahiy katipleri tarafından kaleme alınmış ve hafız sahabiler tarafından ezberlenmiştir. Bu gün dünyanın her yerinde aynı Kur’an-ı Kerim vardır ve hiç bir mushafta bir tek kelime, bile eksik ya da fazla değildir. Bu yüzden herhangi bir konuda İslam’ın görüşünü öğrenmek istediğinizde, araştırmaya Kur’an-ı Kerim’den başlamak lüzumu hasıl olur. Biz de İslam’ın “Şehir” konusunda söylediklerini öğrenmek üzere ilkin ona müracaat edeceğiz. Böylece İslam Medeniyeti’nin şehirlerini daha iyi anlama imkanına kavuşmuş olacağımızı düşünüyoruz. Bu manada Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda şunları görmekteyiz.

a) Bütün peygamberler şehre gönderilmiştir: 

[1] * Firavun dedi ki: “Ey hazirun, benden başka bir ilahınız olduğunu bilmiyordum. Ben bunun (Musa’nın) yalancılardan olduğunu zannediyorum ama, sen yine de ocağı ateşle, ey Haman. Çamurdan tuğla yap. Yüksek bir kule inşaa et. Üzerine çıkıp bakayım, belki Musa’nın tanrısına orada rastlarım!” Kasas 28/38, * Firavun dedi ki: ey Haman, bana bir kule yap, (inanmama sebep olacak) bazı gerekçelere ulaşırım belki. Göklerin delilleri sayesinde Musa’nın ilahına muttali olurum! Çünkü ben onun yalancılardan olduğunu zannediyorum. Böylece Firavuna yaptığı kötü iş, süslendi ve yoldan çıkarıldı.

Kur’an-ı Kerim’de kıssası anlatılan bütün peygamber, badiyelere (göçebelerin yaşadıkları yerlere) değil, mukim insanların yaşadığı şehirlere gönderilmiştir. Bunun başlıca sebebi olarak göçebelerin dağınık bir hayat sürdürmeleri, görgü kuralları ve ahlaki özellikleri bakımından kaba ve vahşi olmaları zikredilebilir. Peygamberlerin şehirlere gönderildiğine örnek olarak Yasin Suresinde kıssası anlatılan bir şehre gönderilmiş üç peygamberin hikayesini zikredebiliriz.[1]

b) Şehirler, halkının fısk, zulm ve azgınlıkları nedeniyle yok olurlar

Şehirler, varlıklarını sadece maddi zenginlik ile sürdüremezler. Şehirlerin değeri içinde yaşayan insanların ürettiği kültür, sanat ve medeniyet ile de doğru orantılıdır. Geçmişte nice büyük şehirler, içinde yaşayan insanların azgınlıkları ve sapkınlıkları yüzünden yaşanmaz hale gelmiş ve halkın bir kısmının şehri terk etmesiyle yokluğa mahkum olmuştur. Kur’an-ı Kerim bunun misalleri ile doludur.[2]

c) Bedevilik (göçebelik) yerilmiştir

Kur’an-ı Kerim’de Bedevilere (Göçebe Araplara) “Arabi” denilmekte onlar ile ilgili olarak pek çok ayet bulunmaktadır. Bu ayetlerde onların kabalığından, kaypaklığından, iki yüzlülüğünden ve yalancılılığından hatta iman ettiğini söyleyenlerinin bile henüz inanmadığı, lakin güç karşısında teslim olduğundan bahsedilir.[3] Bu ayetlerden açıkça anlaşılmaktadır ki: İslam, göçebe hayatı yatsımakta (kötülemekte) insanları yerleşik şehir hayatına teşvik etmektedir. Çünkü dinin arzu ettiği “Medeni hayat” ancak şehirlerde tezahür edebilmektedir.

d) Hz. Peygamber ve Kur’an-ı Kerim, şehirlerin anasına gönderilmiştir

İslam bir şehir dinidir. Müslüman da şehirlidir.[4] İslamın temel kaynağı Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda bunu rahatlıkla anlarız. İslamın nihai hedefi insanı medenileştirmek ve yeryüzünü mamur hale getirmektir. Kur’an-ı Kerim’de gerek inanç, gerek edep, gerek ahlak ve gerekse hukuk ile ilgili olarak anlatılanlar ancak şehirli bir insanın uygulayabileceği cinstendir. Müslümanların Hz. Peygamberden sonra pek çok şehir kurmaları ve başta Arap yarımadasındakiler olmak üzere müslüman olmuş bütün göçebe kabilelerin yerleşik hayata geçmeleri Kur’an-ı Kerim’in ruhunu iyi anlamaları münasebetiyledir.

e) Hz. İbrahim, Mekke’nin kurucusu olarak anlatılmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’e göre yeryüzünde kurulan ilk ev Kabe’dir ve Hz. Adem tarafından yapılmıştır. Daha sonra Hz. İbrahim, oğlu İsmail ile birlikte harab olmuş Kabe’yi yeniden inşa etmiştir. Hz. İbrahim, oğlu İsmail ve karısı Hacer’i buraya yerleştirmiş ve gelecekteki nesiller için Rabbine dua ederek yardım istemiştir. Allah, onun duasını kabul etmiş ve böylece yeryüzünün ilk ticaret şehrinin inşaası başlamıştır. Ziraat ve hayvancılık yapmaya müsait olmayan bir coğrafyada kurulan bu şehir, tarihinin tüm zamanlarında ticaret ve hac sayesinde sakinlerine müreffeh bir hayat yaşatmıştır.[5]

e) Hz. Musa’ya evlerinizi karşılıklı kurun ve kıblegah edinin

Hz. Musa’ya israiloğulları için şehirde karşılıklı evler yapmasını ve evleri kıblegah kılıp namaz kılınan mekanlar haline getirmesi emredilmiştir.[6]

4- Müslaman Şehrinin teorik arkaplanı

Müslüman Şehrinin temel özelliklerini Mekke’nin kurucusu Hz. İbrahim’in duasında bulmak mümkündür. Kur’an-ı Kerim’i ilk müteharrik ve ayetlerini ise bir fikriyatın başlangıcı olarak düşünürsek eğer, müslümanların kitabın lafızları ile yetinmediğini onun gösterdiği istikamete doğru hızla ilerlediklerini görebiliriz.

* İbrahim şöyle demişti: "Rabbim! Bu şehri güvenli kıl; beni ve oğullarımı puta tapmaktan uzak tut." İbrahim, 14/35, * Halkından, Allah'a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır" Allah da: "İnkar edeni de geçindirir, sonra da onu cehennem azabına mahkum ederim. Ne kötü bir son!" buyurmuştur. Bakara 2/126

Yukarıdaki iki Ayet-i Kerime’den hareketle Müslüman şehrinin dört temel özelliğini çıkarmak mümkündür. Bu temel özellikler bütün müslüman şehirlerinde ete-kemiğe bürünmüştür.
 

a) Beled’ül-Emin: Müslümanların idaresi altında olan şehirlerin en temel özelliği güvenli olmalarıdır. Zaten şehri, göçebe hayattan ayıran şey, güvenliğinde gizlidir. Müslüman şehirlerinin güvenli olması İslam’ın müminlere güvenilir olmayı emretmesinden mülhemdir. Hz. Peygamber, risalet öncesinde bile Mekkeliler tarafından Muhammed’ül-Emin olarak vasıflandırılıyordu. İslam, ferdin cenneti kazanabilmesi için edebi, ahlaki ve hukuki kaidelere riayet etmesini şart koşar. Böylece insan, önce kendi kendinin zabiti olur. Hz. Peygamber “Müslüman, elinden ve dilinden emin olunan kişidir” buyurmuştur. Dolayısı ile diğerlerinin müslümandan sakınmasına gerek kalmaz, yani İslam’da bir otokontrol sistemi vardır. Kadim zamanlardan beri İslam’ın güçlü olarak yaşandığı tüm şehirlerde suç oranının çok düşük olması bundandır.

Hz. İbrahim’in dilinden dökülen “Bu şehri güvenli kıl” duası, müslüman toplumlarda beş hususun güvence altına alınması ile ete kemiğe bürünmüştür. Buna “Zarurat-ı Diniyye” veya “Zarurat-ı Hamse” ya da “Makasıd-ı Şeria” denmektedir. Bunlar sırasıyla şöyledir.

1- Can emniyeti: İnsan için en önemli şey, can güvenliğidir. İslam ne ferdin, ne toplumun ve ne de devletin insanın canına kasdetmesine müsaade etmez. İnsan, ana rahminde can bulduğu andan itibaren yeryüzü halifesidir ve kutsal bir varlıktır. Bu yüzden ana-babası dahi kürtaj suretiyle bile olsa onu öldüremez. İslam en büyük cezayı katile, yani başka bir insanı öldürene vermektedir. İslam, insan bedenine verilen zararı da kısas suretiyle cezalandırır. Yani insan canı kutsal olduğu gibi bedeni de kutsaldır, dokunulmazdır.

2- Akıl emniyeti: İslamın akla verdiği ehemniyeti hiçbir dinde ve ideolojide bulmak mümkün değildir. Hiristiyanlıktan ve ataizmden etkilenen bazı akl-ı evvellerin “Din akıl işi değildir” demelerinin aksine İslam öğretisine göre “Aklı olmayanın dini de olmaz”. İslam, delileri yani aklı olmayanları, mükellef kabul edip onlara teklifte bile bulunmaz. İslamda aklı bir süreliğine bile olsa etkisiz hale getirecek yiyecek ve içecekler yasaklanmıştır. Modern metropollerin en önemli problemlerinden birinin uyuşturucu müptelalığı ve alkol bağımlılığı olduğu düşünülecek olursa konu daha iyi anlaşılacaktır. Ayrıca sapkın bazı modern tarikatların insan aklını ifsat etmek suretiyle mesela toplu intiharlara sürüklediklerini düşünürsek akıl emniyetinin ne anlama geldiğini daha iyi anlarız.

3- Nesil Emniyeti: Yeryüzü halifesi olarak yaratılan insanın kıyamet kopuncaya (yani yeryüzünde hayat bitinceye) kadar varlığını sürdürmesi gerekmektedir. Bu, insanın üremesi ile mümkündür. Bu nedenle İslam insanın üremesine engel olacak herşeyi yasaklamış ve yeni nesillerin dünyaya gelmesini garanti altına almıştır. Nesil emniyeti sadece doğumla ilgilenmez, aynı zamanda yetişkin insan oluncaya kadar çocukları her türlü tehlike, bela ve kötülükten uzak tutar. Onların yetişkin birer insan olmasını sağlayıncaya kadar eğitilmesiyle ilgilenir. İslami eğitim, şartlandırma, yönlendirme ve fıtratı bozma şeklinde gerçekleşmez. Tam tersi, fıtratı geliştirme, tabii olana uyum sağlama biçiminde cereyan eder. Modern şehirlerin temel problemlerinden biri olan çocuk fuhşu, çocuk köleliği gibi hususların ortadan kaldırılması ancak nesil emniyeti prensibi ile gerçekleştirilebilir.

4- Din Emniyeti: İslamdan başka hiçbir din, başka inanç ve dinlerin yaşamasına teorik olarak bile müsaade etmez. Kendisinden başka inançların yaşamasına müsaade etmeyen dinlerin fiili örneklerini ise tarihin her döneminde görüyoruz. İslam ise, kendinden başka dinlerin yaşamasına müsaade etmekle kalmaz, aynı zamanda onları koruma altına alır. Hem müslümanların hem de gayr-i müslimlerin, diğerlerine zarar vermesine müsaade etmez. “İslam ümmeti” kavramının içine İslama iman etmediği halde müslümanlar ile birlikte yaşamayı kabul etmiş, Yahudiler, Hiristiyanlar, Mecusiler ve ahiret inancı olan bütün dinliler girer.[7] Bunun tek istisnası putperestlerdir. Tarih boyunca müslüman şehirlerin en önemli özelliği farklı dinlere mensup insanların yan yana yaşaması olmuştur. Üstelik tüm gelenek ve kültürleri ile birlikte. Bu gün dünyada çok hukukluluğun uygulandığı bir ülke bulmak neredeyse imkansızdır. İslam, yüzyıllardır her inanca kendi hukuku ile yaşama hakkı vermiş, onlara İslam hukukunu dayatmamıştır. Bu yüzden İslamın “Laiklik” denen ilkeye ihtiyacı yoktur. Çünkü İslam, laiklikten daha geniş olan “Din emniyeti” prensibine sahiptir.

Türkiye’de uygulanan biçimi gözönüne alındığında laiklik prensibinin her hangi bir dinin, devleti ele geçirmek suretiyle başka dinlilere kendi hukukunu dayatmasına imkan tanımayışını olumlu bir özellik olarak görebiliriz. Ama yine Türkiye’deki uygulaması ile laikliğin tüm dindarlara “Din dışı akıl” ile üretilmiş olan kanunları dayatmaktan kendini kurtaramadığını da görmezden gelemeyiz. İslamın “Din emniyeti” prensibi her inanca kendi hukuku ve geleneği ile yaşama imkanı verdiği ve bunu güvence altına aldığı için laiklikten daha gelişmiş bir prensiptir. Kendisinden başka inançların ve dinlerin yaşamasına imkan vermeyen Hiristiyanlık ve Yahudiliğin hükümran olduğu yerlerde laiklik, bir ileri aşama olarak görülebilir. Ama ondan daha üstün bir prensip olan “Din emniyeti” prensibine sahip olan müslüman memleketlerde laiklik kesinlikle geriye gidiştir.

5- Mal Emniyeti: İslam, insanın kendisi ile ilintili gördüğü malı da zarurat-ı diniyye prensipleri arasına almıştır. Çünkü mal, insanın bizzat kendi uğraşları ile kazandığı bir nesnedir. Bu nedenle hiç kimse haklı bir sebep olmaksızın legal ya da illegal bir yolla ferdin malına ilişemez. İslam aynı zamanda önceki nesillerin emekleri ile kazandıklarını miras yoluyla yeni nesillere aktarımını kabul etmektedir. Sosyalizmin devlet eliyle, kapitalizmin ise para üstünlüğü ile ferdin malına el koyması insanı mutsuz etmektedir. Türkiyede çok sık gördüğümüz “Kentsel dönüşüm” yöntemi bazen fertlerin mallarına legal yolla el konulması anlamına gelebilmektedir. Yapılan bir araştırmada kensel dönüşüme tabi tutulan bölgelerde eski maliklerin % 75’inden fazlasının mülklerini ellerinden çıkardığını ortaya koymaktadır.

Şimdilerde bizim şehirlerimizde yaşayan hiç kimse, belediye karşısında mal emniyetine sahip değildir. Yaşadığınız bölge “Kensel dönüşüm alanı” ya da “Kamulaştırma alanı” ilan edilmek suretiyle her an mülkünüze el konulabilir. Tabii daha iyisini vereceğiz masalıyla birlikte. Bu durum, sadece Türkiye ile sınırlı değil elbet, istisnaları bir kenera bırakacak olursak, Kapitalizmin hükümran olduğu tüm şehirlerde  caridir.

b) Putperest olmayan bir halk: İslam’ın tek tahammül edemediği, yanıbaşında görmeye dayanamadığı şey, “Putperestlik”tir. Çünkü putperestlik, insanı kendinden daha edna (aşağı) olan bir varlığa prestij ettirmek suretiyle izzet ve şerefini ayaklar altına düşürmektedir. Putperestlik deyince aklınıza sadece klasik heykel tapıcılığı gelmesin. Put, insanın fıtratına aykırı olarak aşırı düşkünlük gösterdiği ve onun için her türlü fiili göze aldığı herhangi bir nesne ya da değerdir. Günümüzün en büyük putu şüphesiz paradır, kadın ve şöhreti de unutmamak gerekir. İnsanların bir kısmı zihnindeki putu elde etmek için ne hukuk, ne ahlak, ne edep ve ne de örf tanımakta her türlü süfliliği (aşağılığı) yapabilmektedir. Kutsalı olmayan günümüz ideolojilerini de bir çeşit putperestliğe benzetebiliriz.

Putperestlik ve günümüz ideolojileri ahiret inancına sahip olmadıklarından öteki olarak gördükleriyle dünyada iken hesaplaşmak istemektedirler. Bu hal baskı ve zulmün ortaya çıkmasına kapı aralamaktadır.

c) Bol rızk ve nimet: Şehirde bulunması gereken üçüncü vasıf, geçim vasıtalarının bolluğudur. Müslüman şehirleri geçmişte hep bolluk şehirleri olarak ün salmışlardır. Ticaret ve üretim en önemli geçim kaynağı olarak hep teşvik edilmiştir. Şehirlerin büyümesi ve cazibe merkezi olması en başta geçim imkanları ile doğru orantılıdır. Müslüman yöneticiler şehirlerin hem kuruluş aşamalarında hem de diğer zamanlarda zanaat ve ticaret erbabına özel ilgi göstermiş çoğu zaman vergi muafiyeti ve teşvikler ile onları desteklemişlerdir. Müslüman şehirlerinde esnaf, “Rızk ekonomisi”[8] diye isimlendirebileceğimiz bir anlayış geliştirerek kendi arasında güçlü bir dayanışma ve yardımlaşma kültürü geliştirmiştir. Mesela: Esnaf “İlk satışı yaptıktan sonra gelen müşteriyi ben siftah ettim, sen de komşumdan al.” diyerek yan dükkana gönderebilmektedir.

İslam birilerinin zannettiği gibi bol kazancı yadsımamış bilakis çok kazanmak suretiyle kendi kendine yetemeyenlere yardım etmeyi teşvik etmiştir. İslam paranın belli ellerde toplanması suretiyle mülkün tekelleşmesine müsaade etmemiş, şehrin merkezi ile çeperleri arsında ekonomik anlamda bir uçurumun ortaya çıkmasına fırsat vermemiştir. Bugünkü metropollere benzer büyüklüklere ulaşan ortaçağ müslüman şehirlerinde çok merkezli bir yapının ortaya çıkarılması suretiyle refah şehrin her tarafına yayılmıştır.

d) Çok kültürlülük ve çeşitlilik: En başta Hz. Peygamberin Medine’si olmak üzere tarihin her döneminde müslüman şehirleri çok kültürlü yerleşim mekanları olmuştur. Hz. Peygamberin Medine’de yaşayan Yahudi, Hiristiyan ve Mecusiler ile yaptığı “Medine sözleşmesi” bunun hem başlatıcısı hem de ilk örneği olmuştur.

Hem Modernizmin ve hem de onun bir çeşit devamı niteliğinde olan globalizmin tek hakikatçi ve monoteist yapısına karşılık İslam her zaman kesretçi (çoğulcu-çeşitlilikçi) olmuştur. Müslüman şehirleri, “Vahdet içinde kesret” düstüru ile her inanç ve kültürden topluluğu bünyesinde barındırmış, mahalle kültürü ile onları vücudun azaları gibi korumuştur.

Günümüz Türkiyesinde özellikle herhangi bir ideolojiye mensup insanların diğerlerine tahammül edememesi, hem putperestliğin tezahürü, hem de “Tek hakikat vardır o da benimkisidir” anlayışının bir sonucudur. Kendisinden başkasına hayat hakkı tanımayan putperestlikten kurtulmanın tek yolu, “Vahdet içinde kesret”in mümkün olduğuna inanmaktır.

Müslümanlar, tarihin faili oldukları dönemlerde içinde her inançtan ve her kavimden insanın kendi inanç ve kültürü ile barış içinde yanyana yaşadıkları “Mozaik şehirler” inşaa ettiler. Geçmişte, bu hal, Müslüman şehrinin gözle görülür bir özelliği olarak hemen farkedilirdi.

5- Hz. Peygamberin Medine’deki uygulamaları

Hz. Muhammed (sav) İslam’ın peygamberi ve ilk uygulayıcısıdır. Müslümanlar için “Usvet el-Hasene”dir. Müslümanlar çıktıkları yolculukta onun yaptıklarını bir çeşit yoldaki işaretler olarak algılamış kendisine Hz. Peygamber tarafından gösterilen istikamette ilerlemiştir.

Hz. Peygamber Mekke’yi terk etmek zorunda kaldığı zaman, bugün birilerinin yaptığı gibi çöle kaçmamış (dağa çıkmamış), bölgenin ikinci büyük şehri Yesrib’e hicret etmeyi seçmiştir. Eğer o, sadece dünyevi arzular peşinde koşan bir menfaatperest olsaydı yani peygamber olmasaydı, inananları ile birlikte o dönem pek yaygın olan göçebe hayata yönelir, Mekke civarındaki vahalarda özgür bir hayat sürerdi. Hatta buralarda bir çeşit eşkiyalık yapmak suretiyle Mekkelilerin kervanlarına musallat olarak yaşar giderdi.

Müslüman şehirlerini anlamak için Resulullah’ın ilk örnekliğini iyi tetkik etmek gerekir. Şehirciliğimiz konusunda onun yol göstericiğine bugün de ihtiyacımız olduğunda şüphe yoktur. Şimdiki halimizi, doğru ve iyi zannetme gafletine düşmediğimiz takdirde ondan öğreneceğimiz çok şey vardır elbet. İşte bunlardan sadece bir kaçı:

a. Yesrib’den Medine’ye: Hz. Peygamber “Yesrib”e hicret eder etmez “Kötülük ile maruf” yer anlamına gelen ismini, “Dinin kaim olduğu, hayat bulduğu yer” anlamına gelen “Medine” ile değiştirmiştir. Bu isimlendirme ile Hz. Peygamberin ne yapmak istediğini çok iyi anlayan müslümanlar sonraki yüzyıllarda “Medine” kelimesini “Şehir” anlamında kullanmışlardır. Çünkü İslam, tam anlamıyla ancak şehirde tecelli etmekte, ete-kemiğe bürünebilmektedir. Medine Hicreti’nin şehir tarihine ne denli büyük etki yaptığını anlamak için, Müslüman olmuş kavimlerin neden birer ikişer yerleşik hayata geçtiklerini çok iyi tetkik etmek gerekir. Bugün globalizmin birinci derece aktörü olan Avrupa kavimlerinin bile yerleşik hayata geçmeleri hicretten yüzyıllar sonra müslümanlar ile karşılaşmalarıyla birlikte hızlanmıştır.

b. Mescid-i Nebevi, Pazar yeri, Cennet’ül-Baki, Beytül Mal, Ashab-ı Suffa ve genişletilmiş yollar: Hz. Peygamber Medine’ye yerleşir yerleşmez Mescid-i Nebevi adıyla bir mescid inşaa ettirdi. Kendisi de bizzat bu inşaatta amele gibi çalıştı. Böylece şehrin merkezine ilk mabedi dikmiş oldu. Bundan sonra müslümanlar ne zaman yeni bir şehir kuracak olsalar şehrin merkezine ilk yapı olarak bir cami diktiler. Ardından pazar yerini belirledi ve görevlisini atadı. Çünkü Hz. Peygamber ticaret geleneğinden geliyordu ve insanların geçimlerini temin etmenin şehir hayatında ne denli önemli olduğunu çok iyi biliyordu. Üçüncü olarak cenazelerin defnedilebileceği bir mezar yeri belirledi ve buraya Cennet’ül-Baki ismini verdi. Bir süre sonra artık Medine bir çeşit şehir devleti olmuş ve kamuya ait işlerin yürütülmesi için yeni mekanlar ihdas edilmesi gerekmişti. Hz. Peygamber Mescid-i Nebevi’nin yanına bir oda ilave ettirerek Beyt’ül-Mal ve Beyt’ül-İmara olarak kullanılmasını sağladı. Mescidin hemen yanına ilave edilen kurumlardan biri de Ashab-ı Suffe’dir. Çoğunlukla gençlerin ve İslam hakkında bilgi sahibi olmak isteyen misafirlerin kaldığı yer olan Ashab-ı Suffe sonraki dönemlerde medreselere öncülük etmiştir. Hz. Peygamberin yaptığı işlerden biri de, gerek Mekke’den göçen muhacirlere, gerekse çölden gelip Medine’ye yerleşen bedevilere evleri arasına en az sırtı yüklü iki devenin yanyana geçebileceği kadar boşluk bıraktırmasıdır. Böylece dönemin şartlarına göre geniş sayılabilecek sokakların oluşumunu temin etmiştir.

Hz. Peygamber, Muhacirun ile Ensarı kardeşleştirmek suretiyle, belki de tarihte ilk defa sosyal şehircilik yapmış, muhtaç ile zengini yayana getirmiştir. Birbirine düşmanı olan Evs ve Hazreç kabilelerini barıştırmak suretiyle, kan davalarını ve düşmanlıkları sona erdirmiş “Silm şehri” diğer bir deyiş ile “Medine’tü-l fazıla”yı inşaa etmiştir.

c. Bedeviliği yasaklaması Müslümanları Medine’ye hicrete çağırması: Hz. Peygamber hicretten sonra müslüman olan bedevi kabileleri önce Medine’ye hicret etmeye teşvik etmiş bir süre sonra da bedeviliği yasaklamıştır. İmam Buhari’nin Edeb’ül-Müfred adlı eserinde naklettiğine göre Ebu Hureyye hicretten sonra göçebeliği sürdürmenin büyük günahlar arasında olduğunu söylemiştir. Hz. Peygamberin bedevileri Medine’ye yerleştirmesi bilinen tarihin ilk şehirlileştirme faaliyeti ya da şimdiki adıyla projesidir. Hz. Peygamberin Veda Haccı’nda 100.000’den fazla kişiye konuştuğu düşünülecek olursa Hicretten sonra başlatılan şehirlileştirme faaliyetinin ne denli hızlı ve büyük olduğu anlaşılabilir. Hz. Peygamberin Medine’de yürüttüğü medenileştirme faaliyetlerinin ne büyük tesirlere yol açtığını anlamak için üzerinde düşünülmesi gereken konulardan biri de okur-yazarın yok denecek kadar az olduğu bedevi bir toplumdan sadece yüz sene içinde dünyanın en büyük kütüphanelerine sahip olan bir medeniyetin ortaya çıkmış olmasıdır.

Hz. Peygamberin Medine’de uyguladığı şehir nüfusunu artırma çabaları sonraki dönemlerde müslümanlar tarafından hep örnek alınmış, bu sayede insanlık tarihinin en büyük şehirlileştirme ameliyesi Müslümanlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Şehir tarihi bakımından İslam, ayrıcalıklı bir yere sahiptir ve insanlık şehirlileşme bakımından müslümanlara en azından bir teşekkür borçludur.

6- İslam’ın yükselişi dönemde şehirleşme faaliyetleri

Hz. Peygamberden sonra Müslümanlar, İslamın kendilerine verdiği ruh ve motivasyon ile kısa sürede Arabistan çöllerini aşıp Asya, Afrika ve Avrupa’ya kadar ulaştılar ve gittikleri her yerde ya büyük şehirler kurdular ya da fethedilen şehirleri hızla geliştirdiler. Gerek fethedilen şehirlerde yapılan yenilikler, gerekse yeni kurulan şehirler sayesinde ilim, zanaat, ticaret ve sanat büyük gelişme göstermiştir. Müslamanların hakimiyeti altında olan bütün şehirlerde bir çeşitlilik hakim olmuş, her dinden ve kavimden insan barış içinde yan yana yaşamıştır. Üstelik de kendi inanç ve kültürlerinden taviz vermeden.

Kufe, Bağdat, Basra, Samarra, Vasıt, Kayrevan ve Rakkade gibi şehirler müslümanlar tarafından kurulmuş ve kısa sürede nüfusları yüzbinleri bulmuştur. Bağdat’ın 1.000.000, Kahire’nin 500.000, Dımeşk ve Kurtuba’nın 400.000, Nahcivan ve Tebiriz’in 100.000 nüfuslu olduğu dönemde Avrupa’da 100.000 nüfuslu bir tek şehir yoktur. Bursa, Edirne ve İstanbul, Osmanlı yönetiminde tüm dünyanın “Bahçeşehir” adıyla andığı masalımsı birer “Rüya şehri” olmuştur.

Müslümanların miladi 800 ila 1100 yılları arasında ulaştığı şehirleşme ve medeniyet seviyesine Batılılar ancak Rönasans ve Reform hareketlerinden sonra ulaşmışlardır.

Hülasa

Küreselleşme denen olgu, kapitalizmin tüm şehirlere hakim olmasından ibarettir ki bunun iki sonucu olmuştur. İlki insanın dışa dönük faaliyetlerinin ürünü olan ve uygarlaşma olarak isimlendirilen yapılaşma ve kentleşmede ilerleme, ikincisi ise, içe dönük yüzü olan harsta (Kültürde) ve mimaride (Bize göre: mimari, yalın bir yapılaşmayı değil, sanatla birlikte yapılaşmayı ifade eder) gerilemedir. Bu yüzden bütün şehirlerde maddi anlamda bir gelişme varken sosyo-kültürel anlamda bir sığlaşma söz konusudur. Başka bir deyişle şehirler büyürken değerler küçülmektedir. Yani küreselleşme nedeniyle çok kültürlü şehirler yok oluyor yerini “Fabrikasyon şehirler” alıyor.

İslam düşüncesi, insanı yeryüzü halifesi olarak tanımlar ve onun yeryüzünü imar etmekle görevli olduğunu söyler. Bunun için müslümana medenileşmeyi (şehirlileşmeyi) hedef olarak gösterir. Dinin nihai anlamda ancak şehirlerde hayat bulacağını dile getirir. Bunu yaparken şehirlerde çok kültürlülüğü ve çeşitliliği teşvik eder. Bu sayede kadim müslüman şehirlerde her alt kimlik, şehrin mahallelerinin birinde gelişebileceği bir varlık alanı bulmuştur.

İslam, tabii olana vurgu yapar ve tabiatın ifsat edilmesine şiddetle karşı çıkar. Hem insanın fıtratını dokunulmaz, hem de coğrafyayı ifsat edilemez olarak görür. Bu nedenle müslümanlar, inşaa ettikleri şehirlerde yörenin tabii şartlarına riayet etmeyi dini bir vecibe olarak görürler. Fatih Sultan Mehmet “Ormanlarımdan bir dal kesenin kafasını koparırım” derken sadece ağaç kesmeyi yasaklamaz, aynı zamanda coğrafyanın ifsat edilmeden korunmasını emreder. Bu sayede müslümanların şehirleri, mimari bakımdan coğrafyalara göre farklı kimlikler kazanmıştır.

Şimdilerde İstanbul’un sülietine hançer gibi saplanan gökdelenler, tabii dokuyu bozup herkesi rahatsız ederken, İslam düsturlarının hükümran olduğu eski İstanbul’daki mimarinin tabiatı ve coğrafyayı süslemesi bundandır. Çamlıca’dan boğaza baktığınızda cumhuriyet sonrasında maruz kaldığı bütün bozulmuşluğa rağmen gördüğünüz “Tabiatla bütünleşmiş mimari” manzara ile Hongkong’a bir tepeden baktığınızda gördüğünüz “Gökdelen çöplüğü” arasındaki fark, modern olan ile İslami olan arasındaki farkı anlamanıza yardımcı olur.

Heyhat! Allah’ın yeryüzü halifesi olarak yarattığı insan, gökdelenler arasındaki labirentlerde “Birey”[9] olarak yaşamayı, tabiata nazır, bahçeli bir mahalle evinde, ailesi (ki aile üç neslin bir arada yaşadığı dokudur) ve komşularıyla birlikte “İnsan” olarak yaşamaya tercih ediyor.



[1] “Onlara peygamberlerin geldiği şu şehir halkını misal olarak anlat. Biz onlara iki elçi gönderdik, ikisini de yalanladılar, biz de üçüncü biriyle onları destekledik. Dediler ki: "Biz, size gönderilen resulleriz." Yasin, 34/13, 14

[2] Biz bu misallerden sadece bir kaçını zikredeceğiz: * De ki: Yeryüzünde gezin-dolaşın ve bakın mücrimlerin (suçlu, günahkar, azgın topluluk) akibeti nasıl olmuş?! Neml, 27/69, * Biz bir şehri helak etmek istediğimiz zaman, lüks içinde yaşayanlarını fısk (sapkınlık, ahlaksızlık, haksızlık) yapmaya yönlendiririz, böylece azabı hak ederler, biz de orayı darmadağın ederiz. İsra 17/16, * Andolsun Sebe halkının meskenlerinin bulunduğu yer ibretliktir: O meskenlerin sağında ve solunda bahçeler vadı. “Rabbinizin rızkından yeyin ve O'na şükredin. Güzel şehir ve Gafur bir Rab” Sebe, 34/15 Ama yüz çevirdiler; bu yüzden üzerlerine Arim selini gönderdik; onların bahçelerini buruk yemişli, acı meyveli ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan bir araziye çevirdik. Sebe, 34/16

[3] Arabi (Bedeviler), küfür (gerçeği gizlemek) ve nifakta (fitne çıkarmak) şedidtir. Allah'ın, resulüne indirdiği sınırları aşmaya da teşnedir. Allah alim (çok bilen) ve hakimdir (hikmet sahibidir). Tevbe, 9/97

[4] Biz sana Arapça bir Kur'an vahyettik ki “Umm’ul-Gura” (şehirlerin anası) ve çevresinde bulunanları toplanma gününe karşı uyarasın. Ki, bunda şüphe yoktur: Bir bölük cennette, bir bölük ateştedir. Şura, 42/7

[5] * İnsanlar için kurulan ilk ev, Bekke'deki (Kabe)’dir . O, Alemler (insan toplulukları) için bereket ve hidayettir. Âl-i İmrân, 3/96, * İbrahim, İsmail ile birlikte Ev'in temellerini yükseltirken: "Rabbi'imiz, bizden kabul buyur, kuşkusuz sen işitensin, bilensin." diyordu. Bakara, 2/127, * Rabbimiz, ben çocuklarımın bir kısmını, senin Beyt-i Haram’ının (Kabe’nin) yanına, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz. Namazı kılsınlar. İnsanların bir kısmını onlara meylettir ki bundan faydalansınlar. Ürünler ile rızıklansınlar. Belki şükrederler. İbrahim, 14/37

[6] * Musa ve kardeşine kavminiz için şehirde karşılıklı evler kurun, evlerinizi kıblegah edinin ve namazı kılın. Müminleri de müjdeleyin. Yunus, 10/87

[7] Burada sözünü ettiğimiz şey “Dinler arası diyalogcuların ki ile karıştırılmamalıdır. Bizim sözünü ettiğimiz İslam hukukunun uygulandığı yerlerde her topluluğun kendi dini ile yaşama ve kendi hukukunu uygulama hakkına haiz olduğudur. Hz. Peygamber döneminden başlayarak müslümanların liderlik ettiği bütün devletlerde, purperestler hariç her inanç grubu, müslümanların koruması altında barış içinde yaşamıştır.

[8] Rızk ekonomisinde maksat, mal biriktirmek suretiyle  zengin olmak değildir, “Havace-i asliye” denilen günlük ihtiyacı karşılamaktır. Eğer kazanılan miktar, ihtiyaçtan fazla olursa, onunla kendi havace-i asliye’sini tedarik edemeyen ihtiyaç sahiplerine yardım edilir. Bundan sonra da artakalan olursa bu takdirde kara günler için bir miktar tasarrufta bulunulur.

[9] Burada “Birey” kelimesine özel bir anlam yüklenmekte ve kendi kendine yettiğini düşünerek müstağnileşen, Herkül ya da İsa gibi yarı tanrı yarı insan olma hevesinde olan batılı insan tipine vurgu yapılmaktadır.




 Okunma Sayısı : 1217         31 Ekim 2016

RESİM GALERİSİ

Yorumlar

Yorum Yap

Adınız Soyadınız

Girilecek rakam : 784743

Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.