Sevmek zamanı - Yıldız Ramazanoğlu

Metin Erksan’ın (1929-2012) Sevmek Zamanı (1965) filmi çekildiği yıl dağıtımcı bulunamadığından gösterime girememişti. Aşkı ele alma biçimi yakın gelmemişti dönemin sinemacılarına. Oysa filmin atmosfer yaratmada, yeni çekim tekniklerini başarıyla kullanmada müstesna bir yeri olduğu zamanla anlaşıldı, hatta ilk on Türk filmi arasında sayılmaya başlandı. Yönetmenin bundan bir yıl önce çektiği Susuz Yaz filmi de (1964) benzer bir kadirbilmezliğe uğramıştı. Fakat Türk Sinema tarihinde uluslararası alanda ödül alan (Berlin Film Festivali Altın Ayı Ödülü) ilk film oldu.

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema –TV Merkezi’nde hocalar ve öğrencilerin emeğiyle onarılan ve rengi sesi düzeltilen filmi, eskiden olduğu gibi yine eski versiyonundan izlemek kısmetmiş. Emeği geçenleri kutluyorum hiç kolay değil bu incelikli çalışmayı sabırla yürütmek. 

Film doğanın sevgiye eşlik etmeye en yatkın haliyle, yağmurla açılıyor. Rahmet, ıslanmak, yürümekte zorlanmak aşkın rükünlerinden. Rüzgarları fırtınaları sonra göl gibi durgunlaşmaları beraberinde getirerek. Halil evleri yenileyen bir boya ustasıdır. Hergün uzak bir köşkteki işini bitirince kar kış demeden adanın kış mevsimiyle ıssızlaşmış yollarında yürüyüp başka bir eve varır. Duvardan atlayarak vardığı evde, saatlerce genç ve güzel bir kadının, hayatının manası haline gelmiş portresini seyretmektedir. Daha önce boya işlerinde çalıştığı bu evin kendisinde hasbelkader anahtarının bulunuşu ve ev sahiplerinin burada sadece yazın kalmaları seyretme halini kolay kılar. 

 
Soğuk bir ayda resmin kendisi olan Meral’in arkadaşlarıyla birkaç gün geçirmek üzere gelip, onu  portresini seyrederken yakalamasıyla başlar tuhaf macera. Meral elinden udunu düşürmeyen ustabaşı Mustafa beyden Halil’in fotoğrafına olan aşkını öğrenmiştir.  

“Ne yapıyorsun burada?”

 

“Boyacıyım.”

 

“Resme nasıl aşık oldun?”

 

“Söylemek zorunda değilim.”

 

“Bana ait olan şeyi öğrenmek hakkım.”

 

“Hayır! Seni ilgilendiren bir durum değil, ben senin resmine aşığım.”

 

“Aylardan beri gelip neden benim resmime bakıyorsun?”

 

Resmin sen değilsin ki, ben seni değil resmini tanıyorum, tanısam belki bütün güzel düşüncelerimi yıkarsın.”

 

Burada imgenin kendini gerçekliğin önüne atışıyla karşılaşıyoruz. İçte cereyan eden duygu selinin dıştakinden bağımsızlaşma ve kendine korunaklı bir sığınak yaratma çabasını görmek o kadar da yabancı değil dünyamıza. Edebiyat da sanat da imge üzerinden işler. Bir gerçekliğin algılanıp bilinçten süzülmüş halidir imge. Gerçeği muhayyile ve sezgiyle karıp, ondan daha değerli bir yaşam madenine ulaşma simyası olmasa yaşayamazdık belki de.  

Meral’in “bu davranışın korkudan ileri geliyor” sözüne cevabı hazırdır Halil’in; o bir korku çekmektedir, evet ama bu “sevdiğine ebediyen sahip olabilmek için” çekilen bir korkudur. Resmine değil de kendisine aşık olsaydı belki hiç yüzüne bakmayacak, hatta alay edecekti onunla. Resim ise kalbinde zihninde kurduğu, ona atfettiği bütün iyi halelerin içinden ebediyen gülümseyebilir ona. 

Burada gerçek ve hakikat ayrımı yapılmalı belki de. Meral bu aşkı kabul edip artık resme değil kendisine bakmasını istediğinde, Halil’in bu teklifi reddetmesine bir mana veremez. Resmin sahibi canıyla kanıyla hayatına geldikten sonra nasıl olurda suretle, hayalle, görüntüyle, elle tutulmaz olanla yetinmeyi sürdürür. “Resim benim içime bakıyor, pejmürde boyalı kıyafetlerime rağmen içteki kendimi görüyor” demesi, gerçeğin de imgenin de üzerinde duran hakikate gönderme belki de. Zihninde oluşturduğu can yoldaşındaki derin anlayış ete kemiğe bürünmüş, Meral’in resmi diye görünmüştür bir kere. Metin Erksan’ın geniş bir kültür ikliminden beslendiği adeta kimi başyapıtlara selam verdiği izlenimi ediniyor insan. 

Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sındaki Raif mesela. Berlin’e okumaya gelen genç adam, bir galeride rastladığı Kürk Mantolu kadın resmine aşık olur. Sık sık resmi ziyarete gelir. Resimdeki kadın gerçektir aslında, modellik ve şarkıcılık yapmaktadır gece kulüplerinde. Gencin aşkını uzun bir hikaye sonucu öğrenince kayıtsız kalmaz, fakat aralarındaki uyumsuzluk ve kuşkular gidene kadar çok çalkantılar geçirirler. 

Madonna “Ben böyleyim işte, garip bir kadınım, benimle ahbaplık etmek isterseniz birçok şeylere tahammül etmek zorunda kalacaksınız, çok manasız kaprislerim, birbirine uymaz saatlerim vardır, hülasa arkadaş olduğum kimseler için anlaşılmaz bir mahlukum” der Raif’e. Erksan belki de bu sıkıntılardan korumak için kahramanı Halil’i suretin aslından uzak tutmayı denemek istemiştir.

    
Belki de gerçeklerle yüzleşmekten, bir kadınla inişli çıkışlı yaşam kurmaktan korkan Halil, resmin arkasına sığınmakta, kaçmaktadır hayattan. Fakat bir hükme varmak hiç kolay değildir, belki de Sabahattin Ali haklı: “Dünyanın en basit, en zavallı, en ahmak adamı sandığınız kimse bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karmaşık bir ruha maliktir! Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan denilen mahlûku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyorsunuz?” 

Bir portre hikayesi de Oscar Wilde’ın 1890’da yazdığı tuhaf romanı Dorian Grey’in Portresi’dir. Resmini yaptığı delikanlının masumiyetini fildişinden ve gül yapraklarından oluşmuşçasına temiz ve onurlu olarak nakşeden bir ressamın, Dorian’ın zamanla masumiyetini kaybedişinin ve onu telkinleriyle yoldan çıkaran bir lordun hikayesi. Sınır tanımaz bir özgürlüğe ve içgüdülere teslimiyetin etkisiyle portredeki yüz, masumiyetini kaybetmekte ve fedakarlık ve anlayışla birlikte gelecek yüce duygulardan  uzaklaşmaktadır. Burada yine bir ‘surete aşık olma’ tasvir ediliyor. Bu sefer Dorian’ın aşık olduğu kız tiyatro oyuncusudur ve o Sibly’ye değil, Shakespeare oyunlarının müthiş kadın karakterlerini canlandırdığı zamanlarda büründüğü rollere aşıktır. Kendisiyle birlikteyken sönük hiçbir cazibesi olmayan bir kadın gibi davranır ona, hatta bu horgörüyle onu intihara kadar sürükler. Haz ve güzellik peşindeki Dorian yaşlanmayan bir adama dönüşür ama bütün kusurları zaafları ve günahları portresinde tezahür eder, karanlık bir ihtiyarlama oluşur resminde.

Halil iyiliği muhayyilesiyle birlikte yeniden kurduğu fotoğrafa yansıtmıştır. Baş edilemez gerçek yerine kontrol edilebilir suret ve hayal. Sana cansız hayalimi yolluyorum derdi annelerimiz arkadaşlarına resimlerini gönderirken. Burada Halil’in ta içine bakan, gören, sevgiyle gülümseyen canlı bir hayal vardır karşımızda. Kendini gerçeğiyle yaşanacak acılar yerine, suretle yaşanacak aşkın duyguyu temaşanın güvenli ellerine bırakmak. 

 

Aslında Leyla vü Mecnun’un izine rastlamadan geçemeyiz. Fuzuli’nin 1555’te kaleme aldığı mesnevisinde çöllere düşen Mecnun onu arayan Leyla’ya rastladığında tanıyamaz, çünkü dünyayla, maddeyle alakası kalmamıştır artık, “Leyla benim içimdeki, sen de kimsin” der ve uzaklaşır. Leyla kederinden ölünce o da feryadu figân ile ölümünü niyaz eder Yaratandan. Gökler gürlerken kavuşurlar birbirlerine. Halil ile Meral’in unutulmaz kayık sahnesinde kurşunların hedefi olmaları da böyle bir durum. Soyut aşk öyle naif ki dokunmaya gelmiyor, kırılıyor ölüyor ve öldürüyor en ince yerden. Film bahçelerden yağmurlardan geçiyor ama suya eriyor bir şekilde. Duyguların ve inançların hızla tükendiği tüketildiği günümüzde bu siyah beyaz film iyi gelecek biraz durup kendini dinlemek isteyen ruhlara.

 Okunma Sayısı : 936         03 Mart 2016

Yorumlar

Yorum Yap

Adınız Soyadınız

Girilecek rakam : 785795

Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.